20/10/2009 · Kategori: Elestiri ve katkilar

Tüm hakları http://istiklalitamturkiye.blogcu.com/ ve Göktürkmen (A.Kutlu Ayyüce)'e aittir. Her türlü alıntı ve kullanımda kaynak bildirimi gereklidir. Blog sitemizde yer alan eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'na göre suçtur.





EDEBİYAT ve OTORİTE ÜZERİNE:


Ezilmişliğin bin yıllık acı iniltilerini çıkaran Doğu kafası, yine düşünme organını kâlp olarak belirtip gitmiş. Mana derken, anlam demeyi zül addetmiş. Bu kadar savruk ve dağınık... Dayanakları bölümsel, yani dinsel bakış, ötesini bilemiyor.

Hep söylüyorum kızıyorlar; insan kalp değil, kâlp sahibi olmalı diye… Kalp edebiyat, kâlp/b(i) edebiyat değildir, demek ki !

Edebiyat'ı üst yapı bir dinsel dayatma ve doğmalar bütünü olarak önermiş. Bilmiyor ki, bütün parçalardandır veya bölümler bütündendir. Dinsel söylemliliğinde bir toplumsal yapısı ve bu içeriğinde bir sınıfsallığı var, düşün(e)mez, bence işine gelmiyor... Birileri onun adına düşünmüştür, bunu yeterli ya da kâfi görür veyahut, bilemiyorum artık...

Mesela, hep getirip getirip dayadığı dinsel sembol ve olaylardaki sınıfsallığı görmez, az Edyaniyat ( Dinler Tarihi) bilse bunları yazmayacak !

Neden Birtengri'nin Saygın Elçisi Muhammed Yalavaç: Kureyş'in en yoksul ve karabudun aşireti olan "Haşimi" kabilesinden çıkmıştır? Buradaki hikmeti, "mana"yı, anlamı anlamaz, anlamaya zahmet buyurmaz !

Bakar mısınız bana, neler de diyorum "anlamı" anlamak... Güzel bir önerme olur bundan sanırım.

Yine, niye O'ndan ( peygamberden) sonra gelen Hilafe-i Raşidin dizgesindeki ilk üç kişi, Kureyş'in daha üst sınıfsal yapılardan gelmiştir? Buna bağlı olarak Hz. Osman ve Muaviye çizgisi ile ayrışmış, bölünmüş, sunni ve şii İslam'a sebebiyet vermiş El Ümeyye veya Emeviye ile Hz. Peygamber- Hz.Ali çizgisindeki El Haşimiye arasındaki sınıfsal çelişkiyi görmez, belki de göremez, kimbilir?

Niye Hz. İsa'sı, Hz. Musa'sı hep ezilmişlerden seçilmiştir. Niye Birtengri dinleri hep zalimlere ve ezenlere haddini bildirmek için indirmiştir?

Herşeyi manadır. Tekildir, bölümdür... Ama ben sanmıyorum ki, basit çöl urban estetiği ile tüm dünyayı ve olanı biteni açıklayabilsin...

Oysa, "mana" dizgenin öncül bir elemanıdır. Önemliliği; bulunduğu dizge veya sıralamadaki, kendinden evvel ve sonra gelen elemanlarca belirlenir.

Ben, oturup önemli ile öncül arasındaki soyutluk ve somutluğu dahi -düşün-sediğini sanmıyorum, kuvvetle muhtemel -duyum-samayı yeterli görmüştür.

Anam/atam böyle yapardı, bu nedenle ben de öyle yaptım yaklaşımı ise, kendilerine uygundur: Nakli ve taklidi Eş’ari şafiliğin edebiyata yansısını vurgulamak istiyorum. Annem makarnayı böyle yapardı, öyle yapmalı (mı) , şehyhim, pirim bunu böyle yapardı, yapmalı (mı) ya da üstad bunu böyle yapardı, hadi yapalım gibi bir muâllak sonuçlamada bırakılmışlığı da, bendeniz bu kadar açıklama yapılarak bırakıyorum izninizle...

Yeterli midir peki? Düşünsenince ve duyumsanınca çıkacak sonuçlar farklı gibi görünüyor ?

Kuralları ihlal etmeye veya bazı şeylere isyan ederek değiştirme (inkılap/devrim demektir) meselesine gelince ? Keşke bunu yapabilseydiniz; ama bu doğal, dinsel, sosyal, tarihsel ve edebi yasaların dizgelerini hiçe saymak mıdır peki ?

Bu konu, üzerinde önemle düşünmeden verilecek bir isyankâr tepkinin, arabesque edebiyatı basitliğinde de değildir, öyleyse...

Edebiyat sadece ve her şeyi "mana" ya indirgemek değildir, hiç bir şey de; tekil öncüllük ve önemsemelikte değildir... Yine hiç bir şey; bölümden ibaret sanılmamalıdır, bölümler diğer bölümlerle birlikte bütünselliğe erer. Tam(am)lanırlar.

Demek ki,  düşünsel dizge elemanı olan "mana" ya da anlamın, dahil olduğu düşünsel dizge sıralamasındaki, kendinden önce ve sonra gelen bütünselleyici diğer dizge elemanlarına da bakmalı !

Demek ki, dinseli sadece üstyapıcı bir kıssa-hisse edebiyatçılığı sanmamalı !

Dinselinde içinde bulunduğu toplumbilimsel dizgenin temel/çelişki elemanı olan sınıfsallığa da bakılmalı, zamanemiz asal/çelişkisi olan ulusallığa da bakılmalı !

Hepsinden önemlisi, Edebiyat'ın bütün anlamlardaki toplumsal amacını ölçütlerken, bütünsel olarak taklitçi ve sömürge tipi mi, yoksa özgün ve özgür bir içerikle vucut bulmuş bir durum ve konumda olup olmadığına bakılmalı !

Ondan sonra "allame-i cihanlık" ile "kamus-u ahkâm"lıklar eylemeli...

 

Ahmet Kutlu Ayyüce
Göktürkmen
Ekim ikibin dokuz

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

4/10/2009 · Kategori: Elestiri ve katkilar

Tüm hakları http://istiklalitamturkiye.blogcu.com/ ve Göktürkmen (A.Kutlu Ayyüce)'e aittir. Her türlü alıntı ve kullanımda kaynak bildirimi gereklidir. Blog sitemizde yer alan eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'na göre suçtur.

Ya da KURGUCU TARİH Üzerine


Batı merkezli Türkbilim ve “Kürdolojik” verilerin doğruluk ve bilimsel gerçekliği karşılamak bakımından, nesnellikten daha ziyade öznel olduklarını düşünüyorum.

Asıl tartışmaya açılması gerekli olan budur. Bu, bizi, Batı veya Doğu toplumbilimsel kavramları ile tanımlanmaya isyan etmeye getirecek, özgün bilgi birikiminden çıkacak olan öz kültürel değerlerimize varmaya ve bu konulardaki doğrularımızı bulmaya vesile olacaktır.

Emperyal yazım Türkoloji ve “Kürdoloji”, bölümsel olarak övücü, gaza getirici bir söylem tutturmuşken, bütünselliğine bakıldığında birbirine düşürücü ve büyük ağabeyin (emperyal ağa ulusların) dediklerine, bilgi teorisi anlamında dahi karşı çıkılmaması gerektiğine dair bir buyurganlık arzeder.

Bana hep komik gelmiştir örneğin: Horasan ve Mezopotomya tanımı yapan batılı oryantik yaklaşım… Veya Orhun bulgularına “Mongoloid” diyen batılı ilk yaklaşım. Devamında ise; Orhun bölgesini ve buluntularını tabir-i caizse, adeta “pat diye” ortaya çıktı niteleyen ve açıklayan, buluntuların öncesini karanlık ve muallakta bırakan Batı merkezli saçmalamalar !

Kimse sormaz mesela, Orhun buluntuları ve alfabesi bağlamında kastediyorum. Bir dil, kaç bin yılda alfabetik hale gelerek konuşma ve yazı dili olmak ötesinde, abidevi bir sanat dili olabilir diye ?

Tarih yazımında başlangıç alınan tercih, kasıtlı bir öznellikle Batı merkezli ise, merkeze koydukları Hint-Aryen ve Grek-Latin-Roma çıkışlılık asıl tartışılması gerekli kısımdır. Kimse bunu yapmıyor, onların koyduğu kurallara kuzu kuzu uyuyor halbuki ?!

Bu nedenle Prof. Ögel, Kirzioğlu, Kafesoğlu, Turan gibi tarihçiler, batılı Türkolojik nas ve bulguları tekrarcı tarihçilerdir. Bundan öte, Türk Budunsallığına yaptıkları yeni veya yeniye katkılamak açısından fazlaca bir etkileri olduklarını düşünmüyorum.

Bir başka arkadaşımızın belirttiği Arvasi, Prof. Akgündüz, Altaylı gibi şahsiyetler ise tarihlerini 1301 Ermenibeli Savaşı, hadi bilemediniz 1071’den, Malazgirt’ten başlatırlar. Arap ve Fars emperyalizmine dinsel maskeyle övgü ve öyküler düzerek, yukarıdakilerden sadece derece farkıyla ve çok az farklarla ayrışırlar. Doğu ve Batı emperyal yazım farkını anlatmak istiyorum, böyle anlayabilirsiniz...

İçerikleri ve farkları, amaçlanmış emperyal somutun soyutunu bütünleyecek biçemde aynıdır. Tartışılmaz ve hikmetinden sual olunmaz bir Doğu ve Batı emperyal yazımlar bütünselliği ile karşı karşıyayız yani, şaka yollu böyle bir gönderme yapabiliyorum.

Bundan sonrası ise, karşı cenah olan Kürt tarihi(!) yazımcıları Nikitin, İzady, Tori, Minorsky, Bender, van Bruinessen vd..,vb.. gibilerinde, konuya Batı kaynaklı doğmatik bilgi birikimini (kendi açılarından bakarak) tekrar etmelerinin dışında ve bundan öte bir söylem ve yenilik getirmediklerini düşünüyorum.

Konuya Bakış ve Öneriler :

Kürt olgusu (olsa olsa yapay/zorlama ulusal) ulusal değil, etnik bir sorundur.

Sorunsallığı, Türk uluslaşması içinde çözülmek üzereyken,1940 ve özellikle 1960 sonrası Türkiye sosyo-politik çizgisinin tercihi olan, Ab ve Abd merkezli emperyal/tarihsel politikalar güdümüne girmesindendir. Ve sonrasında da; bu emperyal tasarımların payandası ve destekçisi olan Türkiyeli ve Türki yönetsel işbirlikçilik ( oligarşi) işi, içinden çıkılmaz bir hale getirilmiştir.

Bu noktadan sonra etnik sorunu, maalesef din ağırlıklı bir süperetno içinde düşünerek halletmek konumu ve tehlikesi ortaya çıkmıştır. Neo Osmanist ve İslamist bir sentez gibi anlayabilirsiniz.

Dinsel temelli ulus olmayı ise emperyalizm; etnik ve mezhep temellilik gibi, multikültüralizasyon gibi, demokara(t)si öncül ve önemsemeli ulus/yapılar gibi albenili türevleriyle zaten dayatıyor.

Umarım dinsel temelli ulus olmanın (!) ve bu tür çözümlerin getireceği büyük riskler, bu makaleyi kaleme alan dostumuzun "Türk Ulusal Sorunu" bağlamında ilgi alanına girmektedir?

Bu makaleler dizinindeki en büyük yanlış etniyi, dinsel ve inançsal motifler benzeşliği ile açıklamaya çalışmak ve bu temelden başlattığı bir ulus tanımına varmayı amaçlamış olmasıdır. Bunun büyük riskine dikkat çekiyorum.

Kaldı ki, Zazalar (Sorani, Goranilik) özelinde Kürtleşen Türkmenlerin, kendi kültürlerine ait ögeleri o kültürlere taşıyıcılığı da bilinen bir yaklaşımdır.

Kürt (Zaza) Hanefiliği ve Aleviliği ile Kürt Eş’ari Şafiliği çelişkisine burada ayrıca dikkat edilmelidir.

Türk ulusu ve Kürt etnisi arasındaki en büyük fark, tarihsel olmaktan ziyade sosyolojik başkalaşmalardan kaynaklanmaktadır. Aşiretlerden öte gidememiş Kürt yönetselliği, emperyalist yazım bir derlemeyle ve yine onun verdiği inanılması güç büyük bir destekle, ulus ve devlet olmaya gideceğini sanıp/düşünebilmektedir !

Ulus olmanın Oliver Roy deyimiyle; yapaylığı ve doğallığına, tam da burada önemle dikkat çekmek istiyorum. Batı merkezli “Kürdoloji”, aslında Kürdizm veya siyasi Kürtçülüktür. Bilim ve izm farkını bilenler için söylüyorum; durumu ve konumu burada açıklayabilmek, ayrıştırılması zor bir tanımsızlık ve imkansızlığı içinde taşımaktadır!

Bu yapaylık veya fabrikasyonluğu ve bunlardan etnik, din/mezhep /cemaat kökenli uluslar oluşturmayı, tüm Rus, Çin, Abd, Ab ve öteki Batı emperyal ulusların sürekli kullandıklarını görebiliyoruz. Kadimcilik ve cedidçilik, ilk aklıma gelen bir zıtlaşma olarak, örneklendirilebilir.

Rusların, Büyük Türkistan ve Küçük Gürcistan’ı oluştururken yaptıkları fabrikasyon ulus üretim tercihler Çarlık ve Stalin dönemlerinde pek farklı olmamıştır. Durumun Doğu emperyal örneği bu iken, henüz tazelik ve sıcaklığı ile gündemde olan Irak modeli veya tüm bölgeyi kapsayan GBOP tasarımını da batılı uygulamaya örnek olarak gösterebiliriz.

Asıl emperyal amaca yönelik olarak ve yine büyük emperyalist güçlerce, Kürt etnik sosyolojik vaka’sı veya sorunsallığına ajite olunarak alfabe oluşturulması, buna yönelik edebiyat ve tarih yazımı ve Irak’taki gibi işgallerle özerk bölgeler oluşturulması, bunun yansıması olacak şekilde, Türkiye’deki olduğu gibi Pkk ve ona destek olan feodal terör ağaları (iç proleterya) eliyle federe edilmeye ve sömürgeleştirilmeye zorlanması, neden Kürtlerin umrunda bile değildir (!?)

Bu soruyu ikide bir “ülke bizimde ülkemizdir, beraber kurduk” filan diyebilen etnikçilere, mezhepçilere yönelik soruyorum?

Bütün olan bitelerin kimlerin desteği ile olduğu ise, bu kadar dikkat çekici ilginçliği, sapmaları ve çelişkilerine rağmen, hep geçiştirilmekte ve göz ardı edilmektedir.

Kendi Kaderini Tayin Hakkı (U.K.T.H.) ve Wilsonizm’in ilkeleri, ayrılıkçı ve etnikçilerin en büyük savunmalarındandır. Bu iki kavram, sömürgecilerce Sevr, Mondros dayatmasında savaş ve ayaklanmalar dahil, tartışılarak, tarihin çöplüğündeki yerine gitmiş olmasına rağmen, Y.D.D. ve Globalizm olarak yeniden ısıtılıp önümüze getirilmesine, yukardaki nedenlerden dolayı şaşmamak gerekiyor.


Son olarak "Kürt Ulusal Hareketi" (!) ve U.K.T.H dayatmalarıyla bölgeyi yeniden tasarımlandırmaya çalışan emperyalizme işbirliği etmek, Ermeni, Helen, Rum ve Gürcülerle birlikte bölgede emperyalizmin GBOP gibi harita çizimine payanda olmak, oldukça utanılası bir durum olmalıdır.

Kaldı ki; bölgedeki diğer uluslar olan Türkler, Araplar, Farsların zararına, toprak kaybına ve ulus olarak parçalanarak sömürgeleşmesine neden olacak bir U.K.T.H.(Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı) iddia/önermesi de, sonuçlarına bakıldığında aslında neye ve kimlere hizmet ediyor olmak bakımından, rahatlıkla anlaşılacaktır.

Önermeyle şu şekilde bitirelim :

Etniler, cemaat yapılar, mezhepsellik gibi oluşumlar lastik değildir sündürülerek büyütülsün, uzatılsın ! Bunların karşısında duran Türk ulusal yapısı ise çok uzun ve çok büyük bir devlet geleneği ile tarihsel süreç zarfında olduğu gibi, hep var olacaktır. Tarih yazımı ise; asla kibrit çekme oyunu değidir, uzun ve kısa çöp çekerek yeni oluşumlar yapmaya benzesin.

Kimse Türkleri geldikleri yer olan Asya bozkırlarına sürmenin, kolay olacağını sanmasın, bu bir zırvadır. Sanal ve gerçel veriler böyle izah edilirse akılcı ve tutarlı bir zemine oturabilir.

Emperyalizmin desteği ile kazanım elde ettiğini sanmak, kırıntılara razı olmanın beslemeliğidir… İnsan tanımsızlığıdır, insanı tanımsız ve silik olanın, bırakın ulus olduğundan filan dem vurmayı, toplumsalının ne tür olacağını düşünmeyi sizlere bırakıyorum. Bu birey ve toplumsal olarak en büyük onursuzluktur !

Asıl kazananın kumarhane sahibi olacağı gibi benzetebildiğim, emperyal kapitalizm ve onun türedi veled-i zinası neo liberalizm politikleri ile bölgedeki ekonomik değerlerin, sömürgen ve emperyal merkezlere transferidir.

Dünyadaki tüm çevre ülke oligarşi ve işbirlikçilerini, merkezdeki emperyallerin değirmenlerine su taşımalarından dolayı şiddetle kınayarak, yazımı bitiriyorum.

Ekim İkibin dokuz
Göktürkmen
A.Kutlu Ayyüce

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

14/7/2008 · Kategori: Elestiri ve katkilar

(Tüm hakları http://istiklalitamturkiye.blogcu.com/ ve Göktürkmen (A.Kutlu Ayyüce)'e aittir.Her türlü alıntı ve kullanımda kaynak bildirimi gereklidir.Blog sitemizde yer alan eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir.Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'na göre suçtur.

OKUMAK SESSİZ DÜŞÜNMEK, YAZMAK SESSİZ KONUŞMAKTIR..


İki eylemden bir yeni büyük eyleme varmak arayışıdır okumak. Varılacak olan nokta, düşünce/fikirsizlik eğlencesine isyanın getireceği değişimdir.

Emperyalizmin büyük gericiliğine karşı ve düşünce üretiminin ilerlemesi olarak bakıyorum kitaplara. Dünyayı algılama derinliğinin, kütüphanemizdeki okuduğumuz kitap sayfa ve sayısıyla doğrusal bir orantı içerdiğine inanıyorum.

Okumalar ve özel anlamlarda 'Best Seller' önermeyle nitelenen kitapları okumakla bir yere varılamayacağını düşünüyorum. Bu tür okumaların, 'The System'in istediği tipte bir birey/kitle değişimsizlik sürgitliğinden başka bir yeni(lik) getireceğini de hiç sanmıyorum!

Temel olan, temelden başladığı ve insan düşün/duygu ağırlığını taşıyacak asal yapıyı oluşturduğu için "temel"dir gibi basit bir akıl yürütmeyle, temelsizliğe isyan ederek yapılmalıdır diyorum "okumak" eylemi..

Neden ülkemiz ve ülke birey/halk toplumsalımız bu kadar tepkisiz ve bu kadar olan bitene ve hayretsiz sorusunun cevabının da burada olduğuna kesinlikle inanıyorum.

Okumak; sessiz ama sizi yeniye götürecek düşüncelerle sarsılmaktır ! Yazmak; sessiz düşüncelerin girdabından yeni düşüncelere ilerle(t)mek !

Neden yazılarımız hep ağlamaksıdır? Neden şiirlerimiz sadizm ve mazoşizm sentezini zorlar nitel/nicel akılsızlığındadır peki?
Neden herşeyimiz akıldan beride ve duygudan ötelerdedir? Ve neden Vicdansızlık bu kadar dengesiz geneldir?

Neden bir bölümde takılı kalmıştır, bütüne varmak yerine nazım ve manzum okuya/yazdıklarımız?

Neden olana bitene isyan değildir. Neden reddiye okuma değildir ve neden reddiye okuduklarımız olan, bireysel ve toplumsal bu kötü oluş halimize, çözümler üreten değildir yazdıklarımız?

Niye bu kadar -aşk-çıyız, sevgiyi/saygıyı bilmeden? Niye kolaycıyız -aşk- gibi.. Ve niçin zor olandan kaçıyoruz? Ki, zor; ilke, bilgi, sevgi ve saygı tutarlılığıdır.

Niye bu kadar 'saman'a çevrilmiş beynimiz, niye kalbimiz 'tezek'leşmiş ve beynimiz bunca 'kaka'laşmış? Bunlar olurken biz neden fakına dahi var(a)mamışız!?

Ve neden bu kadar sadece cinsel yoğun aşk, popüler ve topüler(!) kültürü önermektedir The System?

Ve bizlerin okuduklarından yazdıklarına yansıyanlar, neden bu önerdiklerinin tıpkısının aynılığını arz etmektedir sistemin?

Niye bunca üstyapısalcı, işlevselciyiz?

Niye okumak, aydın olma iddasıyla birilerinin okuduğu -bilinçli sahte- olanı, yine aydın sorumluluğuna -bilinçli ihanet- ederek senden az okumuşa "okutmak"tır peki?!

Öyleyse okumak okutmaktır!.. Ve düşünmek, okuduklarınızla birilerini anlamsızlık 'düş'lerine düşürmektir !

Biz her ne kadar -okumak sessiz düşünmek, yazmak sessiz konuşmaktır- desekte !..

Göktürkmen
Ahmet Kutlu Ayyüce
05 Temmuz 2008

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

11/11/2007 · Kategori: Elestiri ve katkilar

(Tüm hakları istiklalitamturkiye blog ve Göktürkmen'e aittir.Her türlü alıntı ve kullanımda kaynak bildirimi yasal zorunluluktur.)

BİLİNEN ve GÖRÜNENDEN,BÜYÜK OYUNU ÇÖZEBİLMEYE GİDEN YOLUN ALACAKARANLIĞINA YAZILAR: 

 

Hepimizin geri çekilme zamanları var. Bir şeyin gelip “dayanılmaz”a vardığı bir yerden bahsediyorum.Geri çekilmek tabir ediliyor. Yani ricat ediyorsunuz!..

 

Ricat, içselleşmeden tam isimlendirme ile belki inzivaya gidiyor ! Yani, insanın kendi duyumsama ve düşünmeleriyle hesaplaşmalar yaptığı yalnız kalışlara…

 

Bendeniz; bilmek, bildiğiniz henüz gelmeden bilmektir tamgörüsü olarak söyledim. Bire bir karşılayacak mı bilmiyorum ama, şunları ayırabilmeyi denemek istiyorum:

 

Madem ki gelmesi kaçınılmazda muhtemel olanı henüz, gelmeden, teorik olarak bilmenin tamgörüsüdür dedik. O zaman bu ricat olur mu? Olması konusunda isteğinizle alınmış bir kararınız yoksa, bunu ricattan içselleşmeye yakınlaştırsak sonuç, duyumsama mı yoksa düşünseme boyutunda mı “inziva”ya sürükler insanı ?!

 

Akılın geçici tutulması mı yoksa, duygunun bir sonraki açılımlar için yenilenmeci kırılması mı nedenlidir inzivaya giden içselleşmeci ricat ?

 

Bir içedönüş olarak ricat, eğer içselleşmeye değişiyorsa inziva olgusuna yol açabilir. Münzevi olmuşun, yani kendiyle hesaba oturmuşun seçilmiş, kabul edilmiş, belki de zamanlı ve geçici olan “artık takmıyorumcu” yalnız kalmaya zorunlu oluşudur.

 

Bildiğiniz henüz gelmemişken ve bildiğinizi “genel insan çoğulsal doğrusu” ön bile göremiyor iken üstelik..

 

Tutulma ve kırılma nedeniniz, akıl-duygu/inziva-münzevi bağlamında, emperyalizmin korkaklığı ve üstten bakan aşağılayıcı saldırganlığının ricatıdır diyebilir miyiz?

 

Gelmemiş olanı, daha ‘henüz’ bile değil iken bilmek, cevabı sadece birilerinin gizlisinde, soyut düşünce eylemliliğinde iken ‘soruyu bilmek’ kerametçiliği midir?

 

Ben olgulara hiç böyle anlam yüklemedim..İçinde gizem ve geleceği görmek var.

 

Bakışımız, bir yerlerin bizden veya toplumsalımızdan önce ve bize yönelik bildiklerini, birbirinden farklıymış görünen çok ilgisiz olguları bağlantılandırarak sorulaştırmaktır.

 

Olabilecek cevaplara bakarak sorulaştırmak şeklindedir.Sorulaştırmak ise eğer; aklın soyut cevaptan, mantıklı bir somutta dizgeleme ile çözmesi eylemi vardır.

 

Somutlaştırmabilme yetisi yoksa, cevaba sorduğunuz soru anlamsızlığa sorulmaktan başka bir işlev görmez ! Soru akılla sorulmalıdır ?!

 

Düşüncede somutlandırılır, bu nedenledir ki, bilmeye eklemek dediğimiz “bilim” ve eylemi teori, pratikler bileşimine giden bir yerde durmaktadır.

 

Duygusal kavramlardan bakıp, bundan sadece türetilebilen ama, üretilmesi mümkün olmayan sorular ve bunları düşünceleştirmek komedisi, bireyi de toplumsalı da sayıklama şeklinde bir zırvalar bütününden öte nasıl bir feraha çıkarabilecektir?

 

Tanımlamakta zorlandığın bunca olgu varsa, cevabı olmayanlar manzumesi soru yoğunluğunda yaşamak, seni sürekli münzevileştirir.İnzivalardan çıkamaz olursun.

 

Peki ve öyleyse, tanımlayamadığımız algı/olgularımız, en kibar söylemle ne halde durmaktadır? Bulacağımız cevap bizi, birey ve ulus toplumsal gerçeğimizin en acı hissedişteki bir farkında olmaya götürecektir !

 

Acının en yoğununda bir algılama “güzel acıdır” ! Uyarıcı ve uyandırıcılığındadır, o “güzel” sıfatını hak edişi acının.

 

Bu cümleden devamla, açıklanamaz ve tanımlanamazlarda kalmak, öncelikle insan tanımları dışında olmaktır. Güç odaklarına, İlahi komedilere ve gizemciliğe değer yüklenmişliğe giden yol, insanın duyumsama bölümlerine hitap ediyor.

 

Öyleyse bu bilim dışılıktan akıl, oradan da duygu dışılığa varma süreci, emperyalizmin insanı insanlık dışına çıkarma eylemidir.

 

 Akıl-bilim ve duygu sürecine  emperyal ve sömürgeci ucubeliğe karşı mücadele “irade”si ekleyerek, insana bir tanımda biz yapmış olduk diyebiliyorum !

 

Çünkü ve “geçici mutlak(!)” dayatmalar yapan emperyalizm de tam bunu öneriyor ! Bunca akıl dışılık çizgisinde, duygu/duyumsama öneren bir gerçektir artık bu…

 

Bu kadar bilim, tekno imgeleri ve modernite kullanarak, bunca postmodern  önermeler faşizmine vardırdığı gericilikler yapan emperyal kapitalizmin yeni bir türedi tipolojisini teşhis ediyoruz:

 

Ortodoks ve doğmatik statükocu, 15.Yüzyıl bilim mistikliği yeni önermeli Emperyal kapitalizm’e ne dersiniz ?

 

Ya da ana veya asal temelde en büyük gerici emperyalizm ve piçi kapitalizm !

 

Akıl merkezli bir çıkış noktalılık veya duygu çıkışlı bir merkez de ‘bilim insanı’ ya da çözümleyen toplum demek istiyorum: Sorunsalına çare olan cevaplar bulacaksa, buluduğu cevabi sorular öznel ve nesnel doğru kargaşasından reel sorularda doğruya varabilecek midir?

 

Buldukları ne kadar ikna ediciyse ve toplumu bireyden başlayan bir ulusal, demokratik “istiklal-i tam bila kayd-ü şart” ricat inzivasına götürebilecektir !..

 

Birey olarak duygu dengemize şerefsizce saldırıyor. Düşünme dizgemize suskunluğa ve inzivalara götüren, görünmez saldırılar yapıyor.

 

Bu yüzdendir ki işte; istiklal-i tam Türk ve ülkeye iman edilmişlik gerçeği, şerefsizleşmeye direnmek ricatıdır.

 

Birey olarak, toplum olarak mutsuzluğumuzun nedeni bundandır. Ne geçmişimizi ne de geleceğimizi göremez hale getirdiler.

 

Şerefsizler sürüsü emperyalizmin kulları, onurlu ve direnen Türk bireylerinden oluşmuş ulus toplumsalımızdan korkmaktadırlar.Bir kişi bile kalsa korkmaktadırlar!

 

İşte bu nedenle, utanmazca ve kendileri gibi kula kul olmuşlar güruhu olsun diye herkes, saldırganlıklarındaki acımasızlıklarının da sınırı olmayacaktır.

 

Şerefsizliğe direnen, aklını ve duygularını haraç/mezatlara dökmemiş Türk insanından oluşan Türk Ulusu’na, inandığınca yaşamak mücadelerinde selam ve saygılar gönderiyorum.  

 

Yaşasın, Kuvva-i Milliye’ci Türk aydınlanması 1923 çizgisi !

 

Yaşasın, Türkçe ve türk(ü)lerin anlamındaki bir güzel hayat için, amaçlı yaşamayı göze almış Türk insanı !..

 

Yaşasın, “istiklal-i tam” Türkiye Cumhuriyeti !

 

 

Beyni ile midesi, yüreği ile bel aşağıları yer değiştirmişlerden olmayacağız.

 

Geneli oluşturan özel soysuzlar toplamına katılmayacağız.

 

A.Kutlu Ayyüce

11.Kasım.2007

    Ankara

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

12/10/2007 · Kategori: Elestiri ve katkilar

(Tüm yazılar kaynak gösterilerek alıntılanabilir.)

             PİRUS VE PÜNİK ÇÖKÜŞDEN ÇIKIŞ YAZILARI

 

Yıpratma ve imha savaşları olarak söylenilebilir mi? İlki (pirus); yenen ve yenilenin belli olmadığı, ikincisi (pünik); net, apaçık bir zafer veya yenilginin halidir.

 

Devamında ise, Batı’nın İslamist ve Osmanist alt/üst - yatay/dikey bir sınıf toplumsalının, etnisite ve mistik doku yapısalından mamül ettiğini devşirerek Türk ulusalına açtığı Reconquista'sıdır.(*)

 

Somuta (pratiğe) temel olacak soyutun (teorinin), ulus toplumsalda özneleşerek amaçlı eyleme dönüşebilmesinin, Türk ulus dinamikleri düşünülerek,olma veya ol(a)mama nedenleri nelerdir sizce?

 

Cumhuriyetçi, istiklal-i tam ve laik bir Türk ulus toplumsallaşması, eğer toparlanıp devam edebilecekse, bu soru artık çok acil bir cevabi gerekirlik de zorunluluk arzetmektedir!?

 

Türk ulusal kimliğinin etnik, dinsel ve mezhepsel içerikli “global” saldırıya bakış ölçütleri neler olmalıdır şeklinde de soruyu ilerletelim?

 

Karşı tarafın ki, biz bunu Batı ve emperyalizm algılayıp anlamlandırıyoruz, hangi yönlerden üstünlüğü söz konusudur, bakalım…

 

Bunlar :

 

Kararlı ve kesin olan, buyurgan pünik toplum - psikolojisi mühendisliği terimleri bütününde bir disiplinin kullanımı söz konusudur.

 

Amaç/eylem adımlarındaki emperyalist bilgi birikimi, kelime/kavramları net ve yeniden mistik/etnik çözmlemeler sonrasında anlamlandırılmış bir tanımlar manzumesinden başlatmıştır.

 

Teorik kurgu ve kuramsalı titiz, denenmiş ve işleyebilirliği kesin olan bir model üzerinden kanıtlanmışlıktadır.

 

Bizim algı aşamasında olduğumuz, onlarda kavramlandırılmış bilgidir.Bunun devamında ise, ‘bilmeyen bir algılayan ’ ile ‘kavramlandırmış bir yönlendiren’ vardır.

 

Tam da burada, kötümser (art niyetli) ‘çözümleyen’ ile kötümser (umutsuz/ufuksuz) ‘çözümlenen’ örtüşmesi vardır diyebiliyoruz.

 

 

Kötümser çözümlenen açısından bakarak, onun toplumsal gerçeklerinin hayalleştirilmesini, ütopyalaştırılmasını psiko-kurgusalda bir çökertmek şeklinde önerebilir miyiz?

 

Peki, algı/olgulaşması veya kavram/anlamlandırılması ile, olguyu algılatmak erimli yola çıkmış bir akıl yürütmesi şeklinde düşünerek bir soyutlama ve mukayese yaparsak, Türk birey/halk/ulus toplumsalının bütününde resmin genel renk tonajı nasıl etkilenir?

 

İşte tam buraya, resim oluşturucu ögelerin, resmi yapan bakımından söylemiyorum, yapılan resmin içeriğini oluşturan objelerin feodal, dinsel, etnik bir -sürü, kul veya güruh-  imgelemi haline getirilmesi, bireyden sürüye bakarak “tabiyun”(*) oluşu getirmiş midir?

 

Sürüden bireye gittiğimiz taktirde, görebileceğinizin cevabı 'tabi'(*)midir?

 

İşte o zaman tabi, tabiyyun ile beraber, aslında ve en temelinde bağlandığı nokta olarak soruyorum, neye tabidir?

 

Emperyal hegemonyanın iç proleterya/dış proleterya bütünün görüntüsüne etkisi bakımından, tabi mi tabiyyun mu birbirine göre daha ukala bir aymaz cehalettedir?

 

Sebep–sonuç zinciri denkleminde ise, birbirlerine bağımlı olmalarındaki kasıtla soruyorum? Sebebi ilk oluşturan ile “son” sonuçlandıranın arasındaki ortak dolgu ve doku sosyal materyali nedir?

 

Ve burada Türk ulus toplumsalının "iradesi" nerdedir?

 

Pekiyi, etnitite ile kültürün temelindeki aslolan “asıl” ile, bu asılın son seçimlerden sonra artık gizlenemez bir şekilde alenen, utanmazca ve küstah bir biçimde ülkemize açmış olduğu reconquista da, aslında “ne” nedir?

 

Umarsız mı umutsuzu, umutsuz mu umarsızı kuşatmıştır?

 

Eğer hep yazdığımız gibi “bilmek”, bilime eklemek bütünündeki süreç ise; sorma, sorgulama, hayret etme, tepki verme ve şaşırma emareleri yoksa, çelişkilerin inatçı ve tutuculuğundaki farkettirici uyarıcılık Türk bireyinden oluşmuş ulus toplumsalda işlemiyorsa, derin algılamak veya derine inmek ve hatta/belki de, toplumsal kavrmanına toplumsal “derini göstermek” gerekmeyecek midir?

 

Derini görmekteki zorluk ise; Türk bireyseli temelinden oluşmuş ulus toplumsalı organizasyonunun düşünce, duygu ve kırılma kaotiği yaşamasından kurtulmasına engel karartıcılığın derininden mi yoksa, derinin kasıtlı karanlıklaştırılmasından mıdır?

 

Ve karartıcının ustalıkla tonlandırdığı “kara”, burada nereye kadar kara, nereye kadar “siyah”tır?

 

Türk Ulusu’nun geleceğini “kara”rtanın ve “siyah”laştırıcının panzehiri olan “beyaz” ve ”ak” farkı bilen bir usta, önder, kadro bu ülkede yok mudur?

 

Çıkmayacak mıdır?

 

Emperyalizm'in her türden işbirlikçisine ve umutsuz/umarsız olmaya karşı, Türk ve Atatürk renk/çizgisinde antiemperyalist, istiklal-i tamcı, laik ve cumhuriyetçi bir ulusal cephe birlikteliği atık mutlak oluşmalı, oluşturulmalıdır.

 

Bunu, “14 Nisan 2007 Tandoğan” olgusu şeklinde gerçekleşmiş bir ruh ve anti emperyalist - istiklal-i tam çizgiden saptırmadan kastedip, iman etmek derece ve mahiyeti bütünlüğünde bir “umma” olarak düşleyip, özlüyorum..

 

Yeter artık !..

 

                                   

 

   Daha nemiz kaldı atılmadık, satılmadık, işgal edilmedik, aşağılanmadık?

 

Mustafa Kemal’in askerleri, sivilleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin “istikal-i tam” geleceğinde Türk’ce,türk(ü)lerce yaşamak rüyaları görenler. Nerdesiniz !..

 

Her türden etnik, mezhepsel ve dinsel kimliğin hortladığı, kervanın tersine döndürülüp, uyuz eşeklerin öncü, Türklerin artçı psikozuna sokulduğu görüntüye TÜRK Ulusu dur demelidir !

 

Aydınlığımızı kararttılar sadece..

 

Güneşimizi mi tuttular, ne oluyor sanki nerdesiniz?!

 

Akıl tutulması/duygu-inanç kırılması halimiz ; “umutsuzluk yasak !” dönüşümüne girmelidir yeniden!..

 

Planladıkları, istedikleri bu düşünce ve duygu bitmişliği halinde olmamız içindi, bu bireyden toplumsala doğru giden tümden psikolojiye sokulmamız içindi. Biçtikleri gömleği yırttık, reddiye okuyoruz, kabul etmiyoruz, teslim olmayacağız !..

 

Tehdit ve şantajla; gaflet, delalet ve hatta hiyanet içindeki işbirlikçileri eliyle imzalanmış Lozan çizgisinden taviz verilmiş antlaşmaları tanımıyoruz.

 

Geçerlilikleri  ve zerre kadar değeri yoktur.

 

Teorik/psikolojik savaşta da ,pratik ulusal demokratik eylem düzleminde de savaşacağız,direneceğiz.

 

Türk, ya istiklal-i tam olacak birey ve ulusal da, ya da yok olup gidecek. Köle olacaksa, sömürge olacaksa, tamponu olacaksa birilerinin eğer; yok olsun,kahrolsun, adı ve sanı ile tüm anlamlarda bitsin, ölsün daha iyidir Türk…

 

İçimizdeki bozmak için bozulmuşun bozucularını, kalp olanları, sahtekarları, kripto/kimliksizleri ve haramzadeleri fark ederek ama...

 

Peki, sihirli sözcüklerimiz mi?

 

Anti emperyalist, istiklal-i tam ve M.Kemal ATATÜRK çizgisinde laik bir Türkiye Cumhuriyeti’dir..

 

Uyan “Türk istikbalinin evladı”!..

 

Uyan artık...

 

”Çok yanıldın ve çok öldün”, artık yanılma, yanıltılma, kanma ve çok ölme !

 

"Ya istiklal ya ölüm"  ve Parola: Vatan, işareti: Namus imanında bir ruh halinde yaşamaktayız.

 

Göktürkmen
10 Ekim 2007
Ankara

 

Açıklamalar:

 (*)Reconquista :15.Yüzyılda Batılıların İspanya’daki Arap Müslümanlara uyguladıkları haçlı soykırımı,kelime; yeniden fethetmek anlamındadır.

 

 (*)Tabi/Tabiyun : Arapça kökenli bu sözcükler,tekil ve çoğul anlamları kastedilerek; bir yere bağımlı ve buradan çıkarak anlaşılacakbir anlam genişletmesi ile, zorunlu ikincil bağımlılar anlamına gönderme yapılarak kullanılmıştır.

 

 

Resim  alıntıları için Yeniçağ Gazetesi'ne teşekkür ederim.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »