20/10/2007 · Kategori: Politika ve Ekonomi
(Tüm yazılar kaynak gösterilerek alıntılanabilir.)

"Türkiyeli" işbirlikçi Oligarşi ve Aydın:
Yaşadıklarımızı aydın ve yalnızlığı olarak niteliyoruz. Hayata aydın bakışı ile bakmaya ise, sıfatla güçlendirilmiş öznelerle şeklinde, hiç ama hiç bakmadığımızı sürekli anlatıp söylüyoruz.
Çözmek için bilmek, bilmek için çok isteyerek sevmek, sevmek içinse sevilmemek riskini bilinçli ve iradeyle olacak bir göze almışlık gerekmektedir.
Aydın budur...
Toplumsalının, aydının söylediklerini sevmiyor olmasını ise sürüleşme, kullaşma ve güruhlaşma farkındasızlığına veriyoruz.
Bu genel toplumsal farkındasızlık, Türk ulus toplumsalına olan aşkımızı, sevgimizi, azmimizi, iradi bir kabul edilmişlikteki acı duyumsamasıyla güçlendirmektedir.
Aydın yalnız olmalı, aydınlanmanın yalın ve yakıcı acısını duyan bir yolda inatla yürümelidir.
En büyük aşkı okumaları , yazmaları , kitapları, düşünme krizleri ve kendisini de içine katarak yapacağı gözlemlerinden çıkardığı yeniler ile üretebildiğince ‘varolmak’lığıdır.
Aydının sosyalleşme kaygıları ile yapacağı sıradan iletişimler, halk dalkavukluğundan başlayıp, aydın sosyopatizmi(1) diye niteleyebildiğim bozulma ve bayağılaşmalara kadar varan türlerde ise eğer, aydın bitmiş ve aydınlık alacakaralığa dönmüştür !
Sıfat, her ne kadar anlamı güçlendiren bir dilbilimsel argüman ise de, sonuç olarak hep özne ve onun değiştiriciliğe imanlı eylemi asıldır.
Özneye anlam arayışında iken destek olanlar, sıfatlar değil, eylemlerdir. Belki de tekil söylemle "eylem"...
Hep ilk olan özne, öncül olansa eylemdir. Sıfatını ne olsa kendi bulup, hak ettiği niteleme ve nicelemeleri ile içerecektir.
Hayata bireyden toplumsala doğru bir algılama ile bakıyorsak, bireyimizin anlamlandırdığı "şey", toplumsala katkılamak ve toplumsaldan katmaktır.
Demek ki aydın, derinlerde yaşayan ve hayatı derinden gören bir yalnızdır.
Göreceli yalnızlık ve asıl yalnızlık arasındaki farkı dahi bilmeyen sürü, kul ve güruh algılamasına, anlatılmaz düşünsel ve duyumsal acılar hissederken ki haliyle dahi gülebilen, bu tipolojinden(2) kendi payına düşenleri mutlu edebilme erdemliliğinde yaşayan kişidir aydın..
Hep tutar, çeker, kurtarır ve aydınlatmaya çabalar.
Gördüğü ise, yol arkadaşları ve arkadaşlıkları esnasında edindiği yalnızlığı ve yaşamının amacını anlamlayan, bütün kavramsal anlamlarda bir terk ediliş(ler)dir.
Aydın, ihanete uğradıkça, aydınlattıklarının darbelerini yedikçe aydınlanır ve güçlenir.
Övmelerin, beğenilerin içinde asıl ve gizlide olan güvensizliği hatta ihanetleri, bile bile bir "bilinç”le sevebilendir.
Aydın, kendisine ve toplumuna ihanet eden insanın verdiği acıyı dahi, birikimsizliğe verebilerek hoşgörebilen insan türüdür.
Ve aydın, denge ve istikrarın ulus toplumsalı için uyuşmak, uyuşturulmak, uyumak demek olduğunu farkettiği birey içselleştirmesini, toplumuna da farkettirmek amaçlı olarak, önermeler, katkılar ve eleştiriler bütününde dışşallaştıran insandır.
Türk (ulus/halk) toplumsalının büyük sıkıntılar yaşadığı artık yadsınamaz bir gerçektir.
Toplumsalı sıkıntı yaşayan bireyin halini ise, basit bir aklı yürütme ile bulabileceğimizi sanıyorum.
Türk Toplumsalı ki, biz buna hep Türk ulus toplumsalı adını verdik; dinsel/mezhepsel, etnik/postmodern(3) ve de sınıfsalı "kimliksizlik" sanan bir kaotizm’in(4) içindedir.
Önerme sınırlarını zorlayan dayatmalarla karşı karşıyadır!..
Kimlikler, sürekli bir ayrıştırma erozyonu ile kaymalara ve anlam kirletilmelerine uğratılırken alttakiler üste, üsttekiler alta evrilmektedir.
Bulanma, boğucu bir karışma-karıştırma hali, Türk kimliği ve Türk ulus toplumsalının rahatlatıcı ve aydınlatıcı bir yöne gitmesi için ille de istifra ile safra atılması gerektiği belirtileri göstermektedir.(5)
Türk ulus toplumsalının en büyük açmazı, kimliksizliği temel belirleyen olan; neo islamizm(6), neo osmanizm(7) ve sol kozmopolitizmidir(8).
Bunları kendi doktrinlerinden(9) kopmuş dejenere bir liberalite(10) üst başlığında genelliyorum.
Dinsel ve sınıfsalı "ulusal" kimliksizlik olarak belirlenmiş sol ve muhafzakar sağ hareketin vardığı nokta; "postmodern döneklik ve satılmışlığı" İslami ve insani humanizm(11) etiketiyle, AB ve ABD emperyal faşizmi(12) güdümünde dillendiriyor olmalarındandır.
Her iki dünya görüşünde de, "ulusal sorun" ya da "Türk sorunu"na olan yaklaşımın; takıntı-tabu "bilirbilmezliği" ile karışmış temelsiz, artniyetli, işbirlikçi bir ilkeye dönüşmüş olmasını ibretle görebiliyoruz !
Demek ki Türk ulusal sorunu veya daha açık, öznel bir söylemle Türk kimliği sorunu sınıfsalda da, dinsel/mezhepselde de, siyasalda da "Türk" olmayanlarla özdeş haldedir.
Bugün Türk kimliğinin karşısında bulunan her türden yaklaşım, dinen-ırken ve lisanen Türk olmayan-hissetmeyen ortak payda toplumsalından oluşmaktadır.
Bu hal, Lozan'da bizden tavizler elde etmekte karalı olan emperyalist taleplerin, kristalize edilerek saklanması ve zamanı geldiği "zaman" kullanılmasından başka bir şey değildir!..
Zamanı gelen "zaman" ise; 1967-1974 başlangıç, 1974-1996 gelişme ve 1996' dan günümüze değin halen devam etmekte olan Federe edilmiş bir ülke, 'demokratik cumhuriyet/ılımlı islam cumhuriyeti' sentezi olarak önerilmiş "devrimci" cumhuriyet kasıtlı belirsizliğindedir.
Bunların tümünü, dokuz gün sonra 84.Yılını kutlayacağımız, Türk aydınlanması karakterli ve 1923 yılında Atatürk felsefesiyle kurulmuş cumhuriyete rakip, "ikinci Cumhuriyet"ler üst başlığı altına toplamayı önerebiliyorum.
Bunların kendi aralarındaki çelişkisi bir yana ( bu çelişkilerinin onlarla mücadeleyi kazanmaya esas kısım olmasına özellikle dikkat çekerek), Türk/Türkiyeli şeklinde zıtlaşma bu temel çelişki nedeniyledir.
Şu an İslam’a olan tabu ve takıntılarıdan ileri geldiğini düşündüğüm ilginçlikleri ile gündemde olan, Alman emperyalizminin ajan/yazanı Gunter Wallraf'ın meşhur kitabı, tez olarak kesinlikle doğrulanmış haldedir.
Sınıfsal,dinsel ve ulusal olarak Türkler "En Alttakiler"dir!... (13)
Yani Türk ve Türkmen; ümmet-i muhammediye olarak da, Sınıfsal çelişkide de,uluslar mücadelesinde de hedefde bir parçalanma niyetli ezilmişliktedir.
Sınıfsal, dinsel ve ulusal sömürü örtüşmesi vardır. Bu sömürüdeki hedef Türk/Türkmendir.
Kriptolar/Dönme- devşirmeler kan, gen, din ve kültür farkları başlığında yazabileceğimiz, Türk tarihsel akışının asıl çelişkisi ve kökenini F. Engels'in "fethedenin fethedilmesi"(14) ilkesi olarak söyleyebileceğimiz olgudan alan gerçeğin bir kez daha tekerrür etmesi halidir diyebiliyorum.
Esas/usul farklılaşmasındaki bilgi dezenformatizmine dikkat edilmesi önemli bir özgünde, olguyu ele alıp düşünülerek şunlar söylenebilir:
a) Sorunu çözümleyebilmenin temel olmazsa olmazları bilgi birkimi, kavramanın değiştirici ve teorik karşı tez olarak engelleyici pratisinden çıkarımlanmış çözümlerdir.
Yani Türkiye'de olanlar: AB-ABD emperyalizmi(15) + Türkiyeli; rengi, bayrağı, multietni/uluslu bir oligarşik koalisyon(16) + Bunların dayandıkları dinen, lisanen ve ırken Türk olmayan/hissetmeyen işbirlikçi azınlık toplumsalı(17) = Şark sorunsal versiyon 2007'dir !(18)
b) Ülkeyi "Türksüz ve köksüz" bir Türkiyeliliğe(19) götürmenin açık söylemi, Türk tarihinin milattan önceki dönemlerinden başlayıp çaşıtlar, kölemenler, dönme ve devşirme kalıntısı enderuniler biçiminde söyleyebileceğimiz anasır-ı asliye(20) ile anasır-ı mütegallibe(21) arasındaki gayri Türk "kaht-i rical"(22) çelişkisi sorunsalının günümüzdeki şekli ile devamıdır.
Sinizm(23), humanizm ve emperyal determinist yaklaşımdan Türk ulus reddiyeciliği(24) yapan globalistlere(25) duyrulur.
Konuya bir yazılar dizisi süreci şeklinde ara ara devam edeceğiz.
Ahmet Kutlu AYYÜCE
20 Ekim 2007
Ankara
Dipnot Açıklamaları :
(1): Burada aydın ve sosyopati kavramlarından oluşturulmuş birliktelikle,okumuş yazmış sahtekarlar ve yalancı,bilgiyi asıl amacı dışında çeşitli menfaatlar sağlamak için araç olarak psikosomatik arazlar göstererek kullananlar anlatılmak istenmiştir.
(2): Bilimsel anlamda niteleme Tipbilim çalışması olarak söylenebilir.Bilimin çeşitli alanlarında farklı kullanımı vardır.Yazımızda ise,aydın türü ve türevine gönderme yapılarak kullanılmıştır.
(3): Postmodern kavramı burada,modern anlamda ulus ve ulus devlet karşıtı, tarihin feodal dönemine ait değerleri yeniden getirmek isteyen amaçlı kullanılmıştır.Modern ulus yerine etnik,dinsel,mezhep ve cemaatlaşma türü toplumsal yapılar öneren.Modern anlamda ulus toplumsalı karşıtı,anti modern gibi anlaşılmalıdır.
(4): Karışmış, çapraşıklaşmış, dolaşmış ve alt üst olmuşluk hali.
(5): Toplumsal iç ve dış bozuculara verilecek demoktarik tepki olarak, toplumsal rahatlama anlamında kullanılmıştır.
(6): ABD emperyalizminin "neoncon" politikalarına işbirlikçilik yapan türedi islamistler olarak kastedilmiştir.
(7): Türkiye Cumhuriyeti üniter ulus devlet yapısını, çok dinli,etnili ve mezhepli hale getirme siyasası.
(8): Kimliksizlik genel bağlamında,vatan,bayrak Türk kavramını “halklar”a indirgeyerek reddeden,bu haliyle globalizmin stalinizmle örtüştüğü yerde durmaktan rahatsız olmayan,emperyal kapitalizmle lineer denklem kurabilen sol görüş.
(9): Siyasetbilim’de bir dizgeli yapıyı oluşturan ilke ve doğmalar bütünü.
(10): Yerel ve evrensel artniyetli bir bakışla, ısrarla "ulusal ve kamusal" yarar bölümü görmeyen, her şeyi özgürlük ve demokra(t)si kavramına indirgeyen bakış.
(11): Siyasal İslamizm ve Şarkiyatçı yaklaşımın Türk’ü aşağılayan, bunun yerine İslam’da Arap önemsemeli kimliksiz ümmet, Batı değer bir kavram olarak ise, insansever(hümanist) ama "Türksevmezlerin" savunduğu ideolojilerin birbirine yakınlaşması kastedimiştir.
(12): Genel Batı emperyalleri AB ve ABD’nin siyasi ve ekonomik görüşlerindeki tutarsızlık anlamında ve sömürgeci faşizm olarak anlaşılmalıdır.
(13): Alman Yazar Gunter Wallraf’ın Almanya’da ki Türk işçileri kılığında ve onların yaşadıkları aşağılanmaları yaşayarak anlattığı bilinen eseri.
(14): F.Engels(1820-1895) Alman düşün adamı.Göçebe ve geri bir kültürün gelişmiş ve yerleşik bir kültürü fethetmesine rağmen ondan etkilenerek etkisizleşeceğini öneren teori.
(15): ABD ve AB bağlamında,tarihte yayılmacılık ve sömürü politikaları ile bir ulus veya devletin üzerinde,kendi çıkaları doğrultusunda etkide bulunma politiği.
(16): Türkiyeli olduklarını savlayan gayri Türk aydın ve devlet yönetime gelmiş gizli kimlikliler,Türkiler,nufus kağıdı Türkleri.
(17): Türkiye mozayiği ve Anadolu Uygarlıkları/halkları dayatmalı emperyal teze destek veren etni,din,mezhep ve cemaat özgürlük maskeli işbirlikçiler.
(18): 1813 Viyana, Batılı devletlerin masaya yatırma kararı verdikleri Şark sorunu (Eastern Question) kavramı.Kavram özetle; Osmanlı ve özel bağlamında Türklerin üç aşamalı bir planla önce Avrupa’dan,sonra İstanbul’dan ve en sonunda da geldikleri Asya bozkırlarına geri sürülmesini öngörüyordu.
(19): Türk kimliğinde vatandaşlığı, etnik kimlik ayrıştırması ile Anayasal vatandaşlığa çevirerek, Türk üst kimliğini diğer etnik kimliklerle onu aşağıya etnileri ise yukarı çekerek eşit hale getirme politikası.Burada yapılan abartma ve küçültmenin Türk bağlamında hep sonuç olarak eksi veriyor olmasıdır.
(20-21): Anasır-ı asliye: Türk devletini kuran Türk asli unsur; Türk ve Türkmenler. Zıttı olarak Anasır-ı mütegallibe ise, tarafımızdan ilk tanıma zıt olarak espritüel önerilmiştir.Azınlıklarından toplama unsur şeklinde anlaşılmaya bir göndermedir.
(22): Türk kaht-i rical (Türk yönetici kıtlığı)kastı,Türk olmayan yöneticilerin Türksevmez,Türk'e ve akla zarar yönetiminden şikayetle kullanılmıştır.
(23): Sinizm: İnsanın erdem ve mutluluğa, hiçbir değere bağlı olmadan, bütün gereksinmelerden sıyrılarak bağımsız olarak erişebileceğini savunan Antisthenes'in öğretisidir.Burdaki hiçbir değere bağlı olmama durumuyla türk(ü),Türk,Atatürk,Türkçe ve Türkiye Cumhuriyeti kavramları karşıtlığında sinizim önerilmiştir.
(24): Emperyal determinizm kastıyla,Türk kimliği ve Türkiye Cunhuriyeti Ulus Devletinin durumunun Batı emperyalizim karşısındaki belirsizliği dayatması anlatılmak istenmiştir.
(25): Globalizm: Devleti ve özellikle ulus devleti "pazar" şeklinde küçülten,vatandaşı "tüketici" konumuna indirgeyen ve vatanı "piyasaya" tüm ulus toplumsalındaki değerleri "kar marjinasyonuna" dönüştürmüş traji-komik ve zavallı bir elitin ideolojisidir.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
20/6/2007 · Kategori: Politika ve Ekonomi
Sitedeki yazılar kaynak gösterilerek alıntılanmalıdır.Göktürkmen
| SEÇİMLERDE TÜRKİYE EMPERYALİZMLE YÜZLEŞECEK |
22 Temmuz seçimleri Cumhuriyet tarihimizin en zor ve kritik seçimi olacak. - Türkiye, ya düzlüğe çıkmak için değişim başlatacak; - Ya da karanlık tünelin içinde sürüklenmekte olduğu yola devam edecek. Neden çok kritik bir seçim? Türkiye'nin karşısındaki seçenekler ne? Karanlık tüneldeki yolculuk devam ederse neler olacak? 1) Türkiye ekonomisi, "Batı kapitalizmi için bir cennet olacak". Dev tekeller ahtapotun kolları gibi ülkeyi saracak. Bütün iktisadi alanlar yabancıların ve maşalarının eline geçecek. 2) Halkımız yabancı tekellerin emrinde çalışan işçiler ve teknisyenler haline dönüşecek. Yabancı tekeller ve arkasındaki devletler Türk halkının patronu durumuna gelecek. Tabii ki kimi "Türk ceo'lar" parlayacak. Onlar, yabancı tekeller adına Türk halkını çok başarılı bir biçimde sömürdükleri için ödüllendirilecekler. 3) Köylü, yabancı tekellerin ve onların emrine girmiş yerli şirketlerin ırgatı durumuna düşecek. 4) Sosyal devletin tamamen yıkıldığı bir ortamda oluşacak piyasada yalnız yabancı tekeller değil işbirlikçi şeriatçılar da yerleşecekler. Yerel yönetimlerden "yandaş yeşil şirketlere kadar" tarikatlar ve cemaatler sosyal ve iktisadi düzeni ele geçirecekler. 5) Devletin yerine ve onu tasfiye etmek için oluşturulan serbest piyasadan bölücü örgüt de payını alacak. "Amerika, şeriatçı işbirlikçi ve bölücü sacayağı" tamamlanmış olacak. Serbest piyasa yalnız iktisadi değil siyasi, dini ve etnik yeniden yapılanmanın da altyapısını hazırlıyor. ABD'nin 1978'de hazırlayıp 1980'de Türkiye'ye dayattığı Washington uzlaşması, böylesine sihirli bir maşa. Serbet piyasa üzerinden önce iktisadi, daha sonra da siyasi, sosyal, etnik ve dini yeniden yapılanmaya olanak sağlıyor. Kimin için? Emperyalizm adına Cumhuriyete, demokrasiye, sosyal devlete ve laikliğe karşı bir operasyon bu. Serbest piyasa bu nedenle sömürgecilerin en önemli silahı. ABD ve AB Türkiye'nin piyasasını Avrupa Birliği üzerinden kendilerine bağlayarak sessiz darbeyi yapıyorlar. Mevcut politikaların devamı ile AB üzerinden Batı kapitalizminin emrine sokulmuş bir Türkiye hazırlanmak isteniyor. Bu operasyonun adı, "Türkiye'nin askersiz işgalidir" . Ekonomisini ele geçirdiğiniz zaman, - Siyasal partileri ve siyaset adamlarını da denetim altına alıyorsunuz. - Eğitim, kültür ve sağlık hizmetleri de ellerine geçmeye başlıyor. - Ekonomisi, siyaseti ve kültürü denetim altına alınmış bir ülkenin, ordusu da önünde sonunda direncini kaybeder. 22 Temmuz seçimleri Türkiye Cumhuriyeti'nin devamı ya da yok edilmesi seçenekleri arasında bir tercih olacaktır. Bu korkunç gerçeği saklamak isteyen kimi partiler "karşı cepheden transferler yaparak" halkın bu durumu anlamasını engellemeye çalışıyorlar. Ancak bu, işe yaramayacaktır. Halk artık gerçek tehdidi görmeye başladı; - Köylü, işçi, memur, esnaf ABD ve AB'nin taleplerini yerine getiren yönetim yüzünden ezildiğini çok iyi görüyor. Medya karartmaları çare olmadı. Dün oy verdikleri parti yüzünden bu duruma düştüklerini biliyorlar artık. Milyonlarca insan meydanlarda yalnız laiklik için haykırmadı; halkı ezen emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı yumruğunu havaya kaldırdı. - Türkiye'nin parçalanmak istendiğini gören TSK, "artık yeter" dedi. Halkı emperyalizmin tehdidine karşı açık açık uyardı. Türkiye'yi ve bölgeyi kimlerin parçalamak istediğini söyledi. Emperyalizmin Türkiye üzerinde yürütmekte olduğu sessiz ve sivil darbeye halkın yanında, ordu da karşı çıktı. 22 Temmuz'da çok farklı bir seçim yaşayacağız. Emperyalizmle işbirliği yapan oligarşinin tasfiyesi bu seçimle başlayacaktır; başlamak zorundadır...
www.istanbul.edu.tr/iktisat/emanisali Prof.Dr.Erol MANİSALIPiyasa üzerinden sessiz darbe
© Copyright Solbirlik.org
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
10/6/2007 · Kategori: Politika ve Ekonomi
(Tüm yazılar kaynak gösterilerek alıntılanabilir.)Göktürkmen
EMPERYALİZM, Dün ve Bugün...
Kendilerine nedense "aydın" denen kimi okur yazarlarımızın yazıp çizdiklerine bakınca sanıyorsunuz ki, artık emperyalizm tarihe karışmıştır, bitmiştir. Dahası, bunlara göre, dün insanlığın kanını canını emip sömüren emperyalistler, nasıl olmuşsa olmuş, dünden bugüne insan haklarının savunucusu, koruyucusu kesilivermişler. Üstelik insanlık artık bir bütünmüş, küreselleşmişmiş! Özgürlük, küresel olacakmış... Bunun da yolu, uluslararası serbest piyasa ekonomisinden geçermiş. Uygar Batılılar, yeryüzünde insan hak ve özgürlüklerinin bekçisi, güvencesi oluvermişler. Kimi yorumcular da televizyon ekranlarından toplumu koşullandırarak diyorlar ki, özelleştirme ve demokratikleşme, bir madalyonun iki yüzü gibi imiş!.. Bu arada da Batılı devletlerin PKK'ye karşı yürütülen savaşımı baltalamak için art arda yaptıkları girişimler, bizim insanlık dışı davranışlarımızın sonucu, onların da insanlıklarının bir gereği gibi gösteriliyor. Bununla da yetinilmiyor: Çoğunlukla aynı çevreler, laikliğe saldırıyor, II. cumhuriyet savını ortaya atıyorlar.
Yanlış anlaşılmamak için hemen şunu belirteyim: Ülkemizde insan hakları, sistemli bir biçimde çiğnenmektedir, demokrasi yerine oligarşiyi andıran bir sistem yürürlüktedir... Bunlar, doğrudur. Ne ki, serbest piyasa, özelleştirme ile ve hele Batılı devletlerin içişlerimize karışmaları ile durumun düzeleceğini sanmak, tam bir aymazlıktır. Tümüyle tersine, serbest piyasa ekonomisi ve özelleştirmenin başarılı olabilmesi için insan haklarının hiçe sayılması ve anti-demokratik bir rejim gereklidir.
Başlangıçta İngiltere ile imzalanan, arkasından öteki Avrupa devletlerinin de katıldığı 1838 Ticaret Anlaşması'nın sonuçları ile ülkemizdeki bugünkü uygulamaları karşılaştırmak, bu konuda bize bir fikir verebilir. Aradan yüzelli yıldan fazla zaman geçmiş bulunuyor, ama olup bitenler, özünde aynıdır. O gün nasıl Osmanlı ülkesi, Batı'nın açık pazarı durumuna getirilmişse, devletin elindeki işletmeler nasıl yabancılara peşkeş çekilmişse, ülkede sanayi adına ne varsa Türklerin elinden çıkmış ya da çökmüşse, Türk halkı nasıl yoksulluğa sürüklenmişse, bugün de öyle! Asıl önemlisi, Osmanlı devleti, bugünü pek de andırır bir yapıya büründürülürken devletin hiç de demokratikleşmemiş olmasıdır.
XIX. yüzyılın Batılı devletlerinin emperyalist olmadıklarını bugün artık kimse ileri sürmüyor. O halde anımsayalım: 1838 Gülhane Hatt-ı Hümayunu yabancı devlet elçilerine okunmuştu. 1856 Islahat Fermanı, Avrupa devletlerini mutlu kılmak içindi. 1876 Anayasası'nın hazırlanışına bu devletlerin elçileri de katılmışlardı. Amaç, Osmanlı gayrimüslimleri'ne daha çok hak ve özgürlükler tanınması, genişletilmesiydi. Bugün de anayasamızdaki değişiklikleri aynı devletler istiyor diye yapıyor ve ne iyi işler yaptığımızı hemen kendilerine bildiriyoruz. İş bununla da kalmı-yor, neler yapmamız gerektiğini onlar bize bildiriyorlar. Ve yine aynı devletler, bu kere de PKK'lilerin ve yandaşlarının hak ve özgürlüklerinin peşinde. Dün Osmanlı gayrimüslimleri, bugün PKK ve yandaşları! Öte yandan Osmanlı'daki bu gelişmeler Düyun-u Umumiye ile bütünleşmişti. Bugün IMF ile. Osmanlı gayrimüslimleri ise Batı'nın işbirlikçileriydiler. Bugün de PKK ve yandaşları aynı işlevi görüyorlar.
Pekiyi, Anadolu Türk halkının hakları ve özgürlükleri, bu Batılı uygarlıkların akıllarına neden hiç gelmiyordu? O Anadolu Türkleri ki, açlıktan kırılıyor, kıtlık nedeniyle topluca ölüyorlar, açlık onlara hayvan leşlerini gömüldükleri yerlerden çıkartıp yedirtiyordu. Cepheden cepheye savaşa sürüklenenler de yalnız onlardı. Çünkü Osmanlı Hristiyanları, askerlik yükümlülüğünden genelde bağışık tutulmuşlardı. Bu durum Sevr Antlaşması'na değin böyle sürüp gidecektir.
Tarih sayfalarını şöyle ucundan bile aralamış olanlar bilirler ki, bugün Batılıların varlık içinde yüzmelerinin nedeni, tüm dünya halklarını kan va ateşle ezerek sömürmüş olmalarıdır. Bugünkü uygarlıkları, vahşet üzerine kuruludur. Ancak, II. Dünya Savaşı'nın bitiminde sömürülen halklarda görülen genel uyanış üzerine, çoğu yerde yöntem değişikliğine başvurarak borçlandırma, dış yardım, uluslararası finans kapital kuruluşları v.b., aracılığı ile sömürülerini daha az doğrudan sürdürmek yoluna saptılar. Fakat, bu yöntemin de tepkileri doğuracağını biliyorlardı. Yapılması gereken şey, hedef ülkelerin insanlarının beyinlerini yıkayarak onları kendi istekleri ile sömürmek, ama bu sömürüyü gözlerden daha iyi saklayabilmek için sömürmek için bile nazlanır gözükmekti. Benzetmeyi bağışlayın ama, durum şunu andırıyor: Sömürülecek ülkeyi bir kadına benzetelim; önce emperyalistler bu kadının zorla ırzına geçtiler, sonraki dönemde kandırarak. Şimdi ise, o kadını öyle bir duruma getirdiler ki, o âşık oldu onlara. Bizdeki uluslararası serbest piyasacıların, özelleştirmecilerin, küreselleşmecilerin (eğer bilinçli bir biçimde ülkelerini yabancılara peşkeş çekmiyorlarsa) içine düştükleri durum budur.
Bu açıdan bakılınca, gerçekte, insan haklarının en başında gelen insanın insanca yaşama hakkını, Batılıların hiçe saydığı bütün çıplaklığı ile ortaya çıkar. Eğer bugün ülkemizde işsizlik, yoksulluk varsa, küçük sanayi kuruluşları birbiri ardı sıra kapanıyorsa, Türkiye tüm dünyada dışarıya gereksinim duymadan kendi kendini besleyecek bir kaç ülkeden biri iken artık dışarıdan besin (gıda) alır duruma gelmişse, devlet açlıktan kıvranan memuruna ve işçisine üç kuruşluk zammı "IMF izin vermiyor" diye yapamıyorsa, bunun nedeni, Batı emperyalizminden (ve onların yerli ortaklarından) başka bir şey değildir. Batılıların insan haklarını ağızlarına alabilmeleri için ilk yapmaları gereken şey, dünya halklarını sömürmekten vazgeçmeleri olmalıdır.
Dün gayrimüslimlerin hak ve özgürlükleri diye diye Osmanlı devletini parçaladılar. Bugün, kısa vadede ve somut olarak yapmak istedikleri şey, Kuzey Irak'ta Kürtler eliyle Kuveyt benzeri bir devlet yaratmak ve giderek bu uydu devletin sınırları içine Türkiye topraklarının bir bölümünü katmaktır. Türkiye'nin bunu engellemesini önlemek amacı ile de insan hakları teranesi, ideolojik bir silah olarak kullanılmaktadır. Batılıların, bölücü, çocuk katili PKK militanlarının özgürlüklerini gündemin ilk maddesi yaparak öldürülen bu çocukların yaşam haklarını akıllarına getirmemelerinin nedeni budur. Hiç kuşkunuz olmasın, onlara petrol depoluğu yapan Suudiler, Türklerin kafalarını keseceklerine Kürtlerin kafalarını uçursalardı, Türkiye'deki bölücü Kürtlerin koruyucu melegi rolündeki Batılılar, yine de seslerini çıkarmazlardı.
Bilmek gerekir ki, uluslararası serbest piyasa ekonomisi, küreselleşme aldatmacaları da son model sömürgeciliğin radara yakalanmayan uçaklarından daha çok önem verdikleri modern silahlardır.
Kuşkusuz, insan hakları! Sonuna kadar ve herkes için! Açlıktan kıvranan işçi için, memur için. Hastahanelerin kapılarında ölen yoksullar için. Topluca yakılarak öldürülen insanlarımız için. En başta da beşiklerinde hunharca öldürülen bebekler için! İnsan haklarını böylesine istiyorsak, önce emperyalizmin ne olduğunu kavramamız gerekir.
Prof. Dr. Çetin YETKİN
Ağustos 1996 (Sayı 22) Yeni Hayat Dergisi'ne teşekkür ederim.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
9/4/2007 · Kategori: Politika ve Ekonomi
DIŞ BORÇLAR:PEHLİVAN TEFRİKASI YA DA YILAN HİKAYESİ TÜRDEN SÖMÜRMEKTİR
İstedik ki yazımız gibi,dış borçlar gibi,pehlivan tefrika ve yılan hikayesi türü sömürüyü hiciv bir yaklaşımla başlıklayalım.Konuya sabun köpüğü hava belki verir?!
Gülümsetmeyi önermeyi dahi düşündüğümüz varsayılmasın, çünkü; ağlanacak haldeliğe gülmek,her türden kendisi olmaya (birey/ulus/toplum) yine kendince eziyet etmek durumu olacaktır..
Bunun adı "sado-mazoşist" toplum olmaya yazmaktır. Asla ve aklımdan geçirmeyi dahi düşünmüyorum bile!..O hale gelmek bu ellerden/toplumdan/ulusdan umudunu kesmek halet-i ruhiyesidir..
Biz, bu dizgeyi bozmaya yazıyoruz...
Bakmaya bakmak, görmeye bakmak, bakagörmek olarak anlaşılabilir mi? Ya da görebakmak!..
Her şeyi ile yer değiştirerek, parantezler açarak, önem sözcüğüne
Bilinen “önem” sözcüğününü(ön-em şeklinde) böyle ayırarak “son-em” şeklinde katkı yapıyoruz..
Çare sözcüğünü “umar” Türkize edilimişlik sonrasına ilerletme amacı ile ’yeni’ olarak
Ekonomik ya da “akçalı” konularda da bu mantık işlesin istiyoruz! “Gide gide”,”çeke, çeke biter”den, bu öde öde; ama “ödersen biter”e varıyoruz..
Diyoruz ki; Ey Türk budun,ulus: Sana “borç yiğidin kamçısı”diyene inanma, ’çağ atlatma” aslında toplumsal ça(ğ)tlatma demektir...Sözcüğün sıralı harf yazım dizgesindeki arada olan (ğ/t) harflerini değişerek şeklinde düşüyor varsayınız ve lütfen iki tane de (l) ekleyin..
Gülmeyin,bilim kelimeler ve bilinen kavramlarla değişimsel amaçlı olarak oynamak ve şaşırmak-şaşırtmak halindeliğidir!..
“Çağ atlatma” edebiyatı, artık bütün kavramsal anlamlarda, toplumsal çatlatma(!) ünlemi acıtıcılığı ile söylenir haldedir?!
İzninizle “sözel”i burada şimdilik kaydıyla bağlayıp,”sayısal”a geçmek istiyorum. Biraz rakamlarla anlatalım ’ehem ve mühim’ halimizi..Hadi dalgamızı da geçelim öneriyorum(!)
Malum,ülkemiz de "batıperest" iseniz “İngilizce”,"doğuperest iseniz “Osmanlıca” atarsınız ya yazınızın içine/ortasına “ortaya karışık” benzetmeyle...
Ona sayınız-anlayınız gönderme/ima halimizle:
”ehem mühim” ve “outside, debt, end, case” olaraktan.. Bu,’dış borçlarda son durum' demektir.
İngilizce’nin aptallığı ve bittiği anın resmidir sayınız…Buna gülebilirsiniz(!)
Yazımızın bundan sonraki “yazımı” alıntılardan oluşacaktır.Burada biz köşemize çekilip, işinin ehli/konusunda gerçekten yetkin,değerli bilim insanımız Prof.Dr.Cihan Dura’ya sözü bırakıyoruz:
“Türkiye’nin toplam dış borç stoku AKP’nin 4 Kasım’da iktidara geldiği 2002 sonunda 130 milyar dolardı.
Kendisinden önceki iktidarlar dış borçlanmayı ancak bu seviyeye yükseltme başarısını (!) göstermişlerdi. Üzüm üzüme baka baka kararır, sonra hep bir adım önde olan “Ak” Parti bu, hiç onlardan geri kalır mı? Gerçekten bu partinin iktidar döneminde durum tam anlamıyla trajik bir boyut kazanıyor: Dış borç stoku yarıdan fazla (yüzde 55) artarak 2006’nın üçüncü çeyreğinde 200 milyar dolara dayanıyor.
Böylece AKP evvelki iktidardan da zalimce bir tutumla yoksul Türk halkının sırtına fazladan 70 milyar dolar daha borç yüklemiş bulunuyor. ”(1)
’Ak’ Parti döneminin (2002-2006) en çarpıcı ve anlamlı gelişmelerinden biri özel sektör borçlarında karşımıza çıkıyor (Tablo 2): Özel kesimin dış borçları, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılı sonunda 44 milyar dolar düzeyindeydi. Dört yıl sonra, 2006’da ise -sıkı durun- 114 milyar dolara sıçramış bulunuyor! Gerçekten muazzam bir artış bu... Yüzde 150’ye yaklaşıyor! Doğal olarak özel sektörün, toplam dış borç stokundaki payı da yüzde 34’ten yüzde 58’e tırmanıyor. Oysa önceki dönemde azalma kaydedilmişti. Ecevit-Bahçeli-Mesut döneminde başlayan bu eğilim, “Ak” parti döneminde tersine dönmüş bulunmaktadır. ”(2)
“Türkiye’nin toplam iç borç stoku AKP’nin iktidarı ele geçirdiği 2002 sonunda 150 milyar YTL düzeyinde idi. Geçen 3 yıl içinde borçlanma 105 milyar YTL, yani yüzde 70 oranında artıyor ve 2005 yılında 245 milyar YTL’ye tırmanıyor.
İç borçlanmadaki bu baş döndürücü yükseliş daha önce, Ecevit iktidarı döneminde başlamıştır: 1999’da 23 milyar YTL, 2001’de 122 milyar YTL... Görüyoruz ki DSP-MHP-ANAP koalisyonu yoksul halkımızın sırtına 2 yıl içinde yaklaşık 100 milyar YTL borç daha bindirmiş bulunuyordu.
Tabii her alanda “bir adım önde” olan “Ak” Parti de ondan geri kalmamış, bir 105 milyar YTL de o yüklüyor talihsiz halkımızın sırtına. Bu sayededir ki içimizdeki rantçı-faizci kesim Türk halkının kanını sülük gibi emmeye devam edecek. Yine soruyorum: TÜSİAD ve benzerleri övüp desteklemez mi böyle partiyi? ”(3)
“Bir ülkenin borçlanma derecesinin ölçülmesinde bazı göstergeler kullanılır. IMF ve Dünya Bankası’nın kabul ettiği dört borç göstergesi Tablo 5’te sunulmuştur. Bunlardan üçünün belirli düzeyi aşması durumunda ilgili ülkenin “çok veya aşırı borçlu ülke” olduğu söylenir. Ayrıca “orta derecede borçlu” bir ülke için de alt ve üst sınırlar, “az borçlu” ülke için de üst sınır belirlenmiştir. Dış borçlarla ilgili değerlendirmelerde o ülkenin ihracat geliri önde gelen bir faktör sayılır. Bunun sebebi ihracat gelirlerinin dış borç geri ödemesinde temel belirleyici olmasıdır.”(4)
Yani şunlar da söyleniyor tabi: “2002 yılında her doğan çocuk 5000 YTL borçla dünyaya geliyordu, bugünse daha ağır bir yükle 7400 YTL borçla. ”(5)
” 2002 yılında kişi başına iç borcumuz 2070 YTL, dış borcumuz 2950 YTL idi; AKP dört yıl içinde bunları -bir adım önde gidiyor ya- sırasıyla 3400 ve 3950 YTL’ye çıkardı. ”(6)
“1999’da gelişmekte olan ekonomilerin dış borç stokunun yüzde 4’ü Türkiye’ye aitti, “Ak” Parti sayesinde, 2006’da yüzde 5,6’sı!.. ”(7)
Ve sonra,şu tespitle bitiriyor borç sarmalımızı açıkladığı yazısını:
” Biliyoruz ki Çirkin Batı’nın kendi dışındaki, sömürmek amacı güttüğü ülkelere uyguladığı altı silahı var: Serbest ticaret, borçlandırma, yabancı sermaye, özelleştirme, toprak sattırma, azınlık sorunu yaratma. Bunlardan biri, bilindiği gibi borçlandırma. ”(8)
Ne dersiniz? Ben tam burada emperyalizme ve her türlüsüne (karşıt olarak) ve "İstiklal-i tam" duruşla duruyorum.
Batı ve Doğu sömürüsüne hala “karşılıklı ekonomik/kültürel işbirliği ilkesi/politikası” veyahut ta “açık toplum- açık kapı ekonomi/politiği” falan filan diyenler,bunu görmüyor olabilir mi?! Sanmıyorum !
Bu sakın,kapını açık bırakacaksın ;“açık açık sömürüp dağıtacağım” dayatması olmasın, söylenmek istenenin gerçeği şekliyle !..
DEVAM EDECEĞİZ.
09 Nisan 2007
Ahmet Kutlu AYYÜCE
Kaynakça:
(1) Prof.Dr.Cihan Dura, Türksolu Dergisi, 12.3.2007, Sayı 130,” ‘AK’ Parti borçlanmada da bir adım önde” Başlıklı Yazısı.
(2)-(3)-(4)-(5) A.g.Yazı..(6)-(7)-(8) A.g.Yazı..
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
11/2/2007 · Kategori: Politika ve Ekonomi
“İstiklal-i Tam”Yolunda Atılması Gerekli Adımlar :
BATI CEPHESİ ve YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİ AYNEN BİLDİĞİNİZ GİBİ -10
-Olay 2- Borçlandırma Oyunları: Osmanlı atamız ilk dış borcu 1854’de almış. İkincisi 1855.. Bu ne sağladı ya da getirdi? Avrupalı emperyalist sülüklere ve bize tabi ki?! Avrupalılara borç para karşılığı yönlendirme, etki altına alma ve baskı altında tutma; Bizde ise, bağımlılık ve kendine güvensizlik..Emperyalistin derdi, zoru, hedefi Osmanlı’nın ekonomik bağımsızlık göstergesi olan “mali denetimi”ni elde etmektir.
Bugüne gelirsek? Bilinen gerçektir. Bayar-Menderes hükümetleriyle başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin iflasına giden bu günkü hal ve yol, ABD ve sonraları AB'nin Dolar ve Avro'larıyla döşenir haldedir. Gariptir,1850 yılı ilk dış borcu aldığımız yıl, bunu son taksit olarak kapatarak, geri ödeme yılı ise,1952-53’e tekabül eder.
İşte bizim bu borçlanma ve çökertme planları hikayesini unutma hafıza miadımız da 1952-53 yılında biter .İlk dış borcu bu yıllarda tekrar alırız. Lafı uzatmayacağız, kimi “her mahalleden bir milyoner”, kimi ”borç yiğidin kamçısı” kimileri de ”vizyon sahipliği”ni gerekçe göstererek almıştır, tekrardan çöküşe giden yolda bu borçları..
İngiliz Belge ve Kaynaklarında “Reformlar” :
”Yabancıların toprak satın almalarının önündeki tüm engellerin kaldırılması ve sağlam bir mali sistemin, yollara ve limanlara yatırılan sermayenin emniyeti için güvenceler oluşturulması, kısa zamanda büyük sonuçlar doğuran diplpmatik çabaların bir sonucudur.
Önümüzde zengin ve işlenememiş bir ülke var. Batı’nın sermayesi bu ülkeye girebilir ve ona sahip olabilir. Bu nedenle, çabalarımızla zamanın lehimize işlemesinden hoşnut olabiliriz.”(özellikle son cümlelerdeki şu ifadelere dikkat; işlenmemiş bir ülke, bu ülkeye sahip olma, zamanın lehimize işlemesi.. Bu ifadeler günümüz Türkiyesini yönetenlerin kulaklarına küpe olmalı diyeceğim ama,nerede bu anlayış.)
Aynı yayın organının,“Times”in 1 Kasım 1856 ve 25 Eylül 1858 tarihli nüshalarında ise şunlar yazılıdır.”Görevleri ve ayrıcalıkları yalnızca bir aldatmaca..Yurttaşlarımız Osmanlı siyasal desteğine fazla güvenmesin..Osmanlı görevlileri ticari konularda hem cahil hem de fırsatçı..Şimdilerde sermaye fazlalığı gibi bir durum var…Yurttaşlarımız kurtuluşu Türkiye’nin boşalmış damarlarını doldurmakla bulabilirler..Türk hükümetlerinin bir çok kuşaktır büyük günahı, mali savurganlık olmuştur. İmkanlarına uygun biçimde yaşamak, yalnızca önemli durumlarda borçlanmak, alacaklıları mağdur etmemek; onurlu bir toplumun ilk görevidir. Türkiye bu ilkelere uyma kararlılığını gösterinceye kadar..Yeni bir yardım beklememelidir.(son cümleye dikkat: Türkiye bu ilkelere uyma kararlılığı gösterinceye kadar…Yeni bir yardım beklememelidir. Benzer sözleri, azarları yöneticilerimiz (Irak sorunu) ABD Ticaret Bakanı O’neil’den de işitmemişler miydi?)(Bu arada Bush’un “At pazarlığı” aşağılamasını da anımsayalım.e.b.)
İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Lord Stratford de Redclife Türkiye anılarında reformun baş amaçlarından birinin ”reayayı (hritiyanları) Sultan’ın en özgür, en gözde uyrukları yapmak olduğunu” kaydeder. Doğan Avcıoğlu,Türkiye’nin Düzeni kitabında şunları yazıyor: ”İngiliz Büyükelçi’nin perde arkasından yönettiği Tanzimat Reformları'ndan yararlanlar; paşaların yanı sıra, Batı Kapitalizmi'nin yerli komisyonculuğu rolünü üstlenen Rum ve Ermeni aracılar olmuştur.”
Lord Stratford aynı reformlardan, ”Bayındırlık hizmetleri”nin geliştirilmesinden ne anlaşılması gerektiğinide Alsancak İstasyonu temel atma töreninde devlet erkanı ve paşaların gözünün içine baka baka, utanmadan, tehdit ederek, açık açık şöyle ifade ediyordu: ”Bu demiryolunun sanayi ürünlerimizin Türkiye’ye girişini kolaylaştıracak faydalı bir sermaye yatırımı olacağını umuyoruz. Hepinizin bildiği gibi Türkiye’nin yeniden canlandırılmasında Avrupa’nın her zamankinden daha fazla çıkarı vardır. Batı uygarlığı Levant kapılarına geldi dayandı. Şimdiye kadar geçmeyi pek başaramadığımız bu kapılar ardına kadar açılmazsa, kendi çıkarlarımız doğrultusunda zor kulanarak bu kapıları açacak ve isteklerimizi kabul ettirecek güce, hatta daha fazlasına sahip olduğumuzu herkesin bilmesini isterim. Türkiye’nin damarlarına yeni ve taze kan aşılayacak olan bu demiryolu gibi üretken girişimleri desteklemek,hükümetimizin en başta gelen görevleri arasındadır.”
(Prof.Dr.Cihan DURA, Sömürgeleşen Türkiye, İleri Yayınlar 3.BasımTemmuz 2005, S.424-425-426),
Devam edecek
A.Kutlu Ayyüce
Göktürkmen
11 Şubat 2007
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::
